Hoş geldiniz!

Benim derdim ne?

Muradım orada burada gördüklerimi, gözüme çarpanları ,gözüme batanları,gözden kaçanları, gözüme girenleri, özellikle basındaki Türkçe yazım ve söyleyiş detaylarını,habercilik hatalarını,sevaplarını yazıvermek...

Kimseyi kırmak,aşağılamak yok...

Eleştirilerin zekice ve efendice yapılanları kabulüm..

Saygılar...








Birgül Ergev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Birgül Ergev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2026 Çarşamba

BİZ O ZAMAN NE YAPIYORDUK? Bergama Zeus Sunağı Bergama'da MÖ 2. YY'da Pergamon krallığı zamanında inşa edilen anıtsal yapı. Alman mühendis Carl Human tarafından 1870'lerde yapılan kazılardan sonra sökülerek Berlin 'e taşındı. Human, kazıları önce kaçak olarak sürdürmüş, kalanını da izin aldıktan sonra taşımıştır. Sunak 35 mt genişlik 33 mt derinliktedir . MİLET PAZARYERİ KAPISI Alman arkeolog Theodor Wiegand tarafından yapılan kazılarda bulundu, 750 tondan daha ağır olan kapının parçaları Berlin' e taşındı. Kapı MS 2. YY'da yapılmıştı. İŞTAR KAPISI Yeni Babil imparatorluğu zamanında Babil şehrinde (Irak) yapılmıştı. İki kapı ve tören yolundan oluşuyor. 1899'da yine Alman arkeologlar tarafından kazıya başlandı. O topraklar o zaman Osmanlı İmparatorluğu'na aitti. 1 Dünya Savaşı'nda kazılar durdu. Savaştan sonra İngilizlerle anlaşan Almanlar kapıları yüklenip Berlin'e taşıdı. BEYHEKİM MİHRABI Konya Beyhekim mescidinin mihrabı için kazı yapmaya gerek yoktu. Bir mücevher gibi parlıyordu.100 küsur yıl önce çalınarak Berlin'e götürüldü... Bu eserleri görmek için Berlin'e gidip dünyaca ünlü Bergama Müzesini gezmeniz gerek. Ben Zeus Sunağı hariç -bakımdaydı- diğerlerini saatlerce seyrettim, duygulandım. BİZ ACABA O ZAMAN NE YAPIYORDUK?

29 Haziran 2026 Pazartesi

Orhun Yazıtları

BİZ O ZAMAN NE YAPIYORDUK? Orhun Yazıtları Ne zaman dikildi? Kim buldu?. Kim okudu? Biz o zaman ne yapıyorduk? Orhun Yazıtları 'nın dikilişi 730 yılları. Tarihe gömülen yazıtlarla ilgili ilk bilgi bin yıl sonra, yazıtların ilk çözümü ise dikilişinden 1163 yıl sonra. Rus Çarı 1. Petro Sibirya'daki bitki örtüsünü incelemek üzere bir bilim adamına görev verir. Onun rehberi ise İsveçli tutsak ve meraklı subay Johann Von Strahlenberg. Bu Strahlenberg , Rusya'nın haritalandırılmasına, coğrafyasına büyük katkı sağlarken antropoloji ve dillerle ilgilendi . Yazıtlardan bir tanesini keşfetti. Ama içeriğini bilmiyordu.1730 yılında İsveç'e dönünce bu incelemeyi yayınladı. Böylece tam bin yıl sonra Orhun Yazıtlarıyla ilgili ilk bilgi meraklılarına ulaştı. Ama sadece meraklılarına. Yazıtların tamamının bulunuşu ,çözümü ve okunuşu ise 1890'lı yılları bulur. Orhun alfabesini çözüp tam metni yayınlayanlar ise Rus bilim adamı Vasili Radlof ile Danimarkalı Vilhelm Thomsen'dir Türkiye'de yazıtlarla ilgili ilk kitap ise 1924'te yayınlandı. (!!!!!) Ne dersiniz? 18.,19. yüzyıllarda elin Çar'ı bitki örtüsünü incele diye bilim adamı gönderirken biz eğitimde ve bilimde birazcık geride mi kalmışız ? Batı aydınlanma çağını yaşarken o iki yüzyıllık durgunluk nelere mal oldu ? Hiç olmazsa bunu merak edelim.

28 Haziran 2026 Pazar

Bir Zamanlar Holywood'da

 

Bir Zamanlar Hollywood'da.Once Upon a Time in Hollywood .

Olaylar 1969'da geçiyor 

Yönetmen Quentin Tarantino gene dantel gibi işlemiş sahneleri .

O dönemlerde geçen kurmaca bir film. Ama filmde gerçek karakterler de var.  

Loonardo DiCaprio şöhreti biraz sönmekte olan ve genellikle kötü adamı oynamış bir aktör rolünde. Brad Pitt de onun dublörü. Uzun yıllar birlikte çalışmışlar ve iyi dostlar. 

İkilinin rol aldıkları (!)  filmlerine atıf yapıldıkça gerçek  dönem filmlerinden parçalar da  izliyoruz. 

Fonda hipiler var. Ama bunlar biraz saldırgan. Leonardo'nun oynadığı karakterin oturduğu ev Beverly Hills'te. Komşu evde ünlü Polonyalı yönetmen Roman Polanski ve eşi Sharon Tate oturuyor. Gerçek hayatta Polanski evde yokken Sharon ve bir grup arkadaşı (toplam beş kişi)  Manson çetesi tarafından vahşice öldürülmüştür. 10.Ağustos.1969. O zamanlar bu olay günlerce gazete manşetindeydi. Tarantino filminde bu olaya da atıfta bulunuyor. 

Bir Zamanlar Hollywood'da, on dalda aday olduğu 2020 Oscarlarından iki heykelcik aldı. Ödülün biri Brad Pitt'e verildi .

Filmin sonu sürprizli .Jeneriği beklerseniz bir sürpriz daha var. İyi seyirler.💚💚💚

29 Mayıs 2026 Cuma

VISCONTI 2

Visconti filmlerine devam. Bu kez sırada Leopar, The Leopard var (1963).

Olaylar 1860 İtalyasında geçer. O dönem İtalyan tarihine fransızım 😂.

Zengin bir prens, onun yeğeni ve yeğeninin aşık olduğu güzeller güzeli kız. Muhteşem bir zenginlik içindeki aristokratlar  ve ruhban sınıfı ile halk arasındaki fark  belirgin. Bir yanda krala bağlı gruplar bir yanda da ulusal kahraman Garibaldi taraftarları. 3 saatlik filmde müzik ve kostüm şöleni. Bu arada adamı Katolik edecek kadar istavroz bombardımanı 😂 Yirmili yaşlarındaki Alain Delon ile Claudia Cardinale ile gözümüz bayram ediyor 💚, ama en iyi oynayan Prens rolündeki Burt Lancaster olmuş bence. 

Diğer film 

La Terra Trema / Yer Sarsılıyor (1948)

İkinci dünya savaşının hemen sonrası. Sicilya'da bir balıkçı köyü. Balıklarını tüccarlara (Bürolarında  hâlâ Mussolini yazıları duruyor)  ucuza satmak zorunda kalan balıkçılar, bu durumdan kurtulma mücadeleleri ve filmde oynayan tüm köy halkı." Kazanmak için toptancıların, balıkçılara ihtiyacı var; ama balıkçıların toptancılara ihtiyacı var mı?” .



Visconti gene elini uzun tutmuş. Film üç saat. O yıl Venedik'te ödül almış.

Hadi iyi seyirler...



26 Mayıs 2026 Salı

ZWEİG

Yıl 1964. Zweig'ı keşfettiğim tarih sayılabilir. Galiba önce Acımak romanını okudum. O zamandan beri hangi kitabı elimin altındaysa döner döner okurum. Bu Amok'un üçüncü baskısı. Şimdi kızımın kitaplığında duruyor. Bugün yeniden okudum. Bende kitabı çizerek, not alarak okuma alışkanlığı o zaman başlamış. 😂😂 Amok ilk  kez 1954'te Türkçeye çevrilmiş. İkinci baskı 1958. Stefan Zweig duyguları öyle bir anlatır ki aradan yıllar geçse de hiç unutmazsınız. Bir de çok yazan biri. Yaşamı nispeten erken yaşta bitmeseydi kimbilir daha neler yazardı? Nazileri doğrudan hedef alan pek eseri yoktur ama Nazilerin en nefret ettiği yazarların başında gelir. Onları varlığıyla deli etmiştir. Son kitabı Satranç' ta dolaylı olarak Nazi zulmü vardır.



İyi ki ZWEİG  var..

25 Mayıs 2026 Pazartesi

VEBA GECELERİ


Veba Geceleri bitti.

537 sayfalık kitap beni de bitirdi.😄 O ne ayrıntı aman Allahım, en az yüz kahraman!!  Şaştım kaldım bir kez daha!!! 1901 yılında Osmanlıya bağlı hayali  Minger adasında geçiyor olay. Olayların merkezinde veba salgını, karantina sorunları, buna direnenler, iktidar kavgası, suikast var da var. Ben kitabı sevdim, en azından sonuna kadar merak ettim. Biraz fazla uzun mu evet, ama Orhan Pamuk bunu hep yapıyor. 

Elbette gene başka tür detaycılığım depreşti.

Orhan Pamuk yabancı dil biliyor mu? Elbette, âlâsından . Batı dillerinden gelen terimleri kullanmasına itirazım yok. Dezenfekte, dezenfekte etmek, dezenfeksiyon, dezenfektan bizde -hele bu dönemde- kullanımı yaygın kelimeler. 

Peki ama kardeşim romanın birçok yerinde geçen (dezenfektasyon) nedir? Böyle bir kelime YOK. Hele hele ondan türemiş gibi duran ( dezenfektasyoncu)  ( SF 17) hiç YOK. Böyle acemice hatalar Orhan Pamuk ismine ve onun ekibine yakışıyor mu? 

Ayrıca dezenfektan kelimesi de bir yerde dezenfektant diye yazılmış. Nedense? 

Roman yazmak zor iş. İyi romancı olmak da zor.Orhan Pamuk iyi romancı. Pandemi aylarında çok kitap okudum. Bazılarını daha ilk sayfalarda yazım veya bilgi yanlışından, olay kurgusundaki saçmalıktan hemen yarım bıraktım.

Orhan Pamuk elbette öyle değil ? Yazıyor, emek veriyor,  ona kolay gelsin. Okuruna da 😆😆😆

Not: Orhan Pamuk bu kitabı yazarken sevgili arkadaşım Prof.Dr.Nuran Yıldırım'ın tıp tarihi kitaplarından yararlandığını açıklamıştı. 472. sayfada ismi geçen tıp tarihçisi Nuran Şimşek elbette benim arkadaşım. Sevgiler Nurancım.,

27 Nisan 2026 Pazartesi

BALE VE NUREYEV







Baleyi oldum olası severim. İnsan vücudunun en estetik halidir bence. Bir de müzikle birleşince muhteşem bir gösteri çıkar ortaya. Bale sanatçıları ilgimi çeker o yüzden. Üniversite yıllarımda sosyalizmle tanışıp yönümü de Sovyet cumhuriyetlerine çevirince rastladığım yerde Bolşoy ve Kirov gibi ünlü bale topluluklarının haberlerini ilgiyle okudum. Ve elbette efsane Rudolf Nureyev'in 1961'de  Batı'ya iltica ettiğini biliyordum.

Komik bir anım var. Ben bale seyretmeye buz balesiyle başladım. Ne alaka? 1965 yılı üniversiteye başlıyorum. İstanbul'a gelişimin daha  ilk haftasında tesadüfler beni Moskova Devlet Buz Balesi gösterisine götürdü. Yanımda annem. O sadece çok az film seyretmiş biri.Ben ise sinema hastası.  Biz iki taşralı büyülenmiş gibi buz balesi izledik. Bale sevgim oradan başlar. Çemberlitaş Kız Yurdundan topluca gittiğimiz AKM'deki baleler bir şölendi benim için. 

Gelelim Nureyev'e. Nureyev Tatar asıllı bir ailenin oğlu. Çok küçük yaşta yeteneği keşfedilir. Sovyetler'in eğitim alanındaki başarısı onu Kirov balesine kadar götürür.Ünlü sıçrayışları dillere destandır. Özel yaşamı için daha özgür bir yer özlemindedir hep. Kirov balesinin Paris'e yaptığı turne sonunda Moskova uçağına binmek üzereyken Fransız polisine sığınır. Bir rivayete göre o zamanki Fransa Kültür Bakanı ünlü yazar  Andre Malraux'nun girişimiyle bu iltica gerçekleşir. Nureyev daha sonraki yaşamını baleyle içiçe geçirir.Yeteneklerini modern koreografilerde de gösterir. Legion d'honneur nişanı alır.  Yurt hasreti hiç bitmez. 1989'da hasta annesini görmek için özel izinle SSCB'yi ziyaret eder. Bu izni almasının sebeplerinden biri de terkettiği ülkesi aleyhinde tek söz etmemiş olmasıdır belki. 1993'de henüz tedavisi bulunamamış olan AİDS'e bağlı sorunlar nedeniyle hayatını kaybeder. Mezarı Paris'tedir. Ve mezarındaki kilim motifleri onun Başkurdistan'daki hayatına bir özlemdir bence. Gerçek bir kilim gibi görünen bu örtü mozaikten yapılmıştır.

Dün akşam Onun hayatını anlatan bir film izledim. 

The White Crow-Beyaz Karga. Bu Nureyev'in lakabıymış. Hep aykırı ve isyankar davranışları için. Filmin yönetmeni ünlü İngiliz aktör Ralph Fiennes. Film 2018'de çekilmiş ama herhalde pandemi nedeniyle yeni vizyona girmiş. Filmin danışmanlarından biri de Mikhail Barysnikov. O da Sovyet bale sanatçısı iken 1974'te Kanada'ya iltica etmişti. Tıpkı 1979'da ABD'ye iltica eden Alexander Godunov gibi. Hem Barysnikov hem Godunov balenin yanısıra bazı Holywood yapımlarında da rol aldılar. 

İyi ki sinema var, iyi ki bale var, iyi ki sanat var

Birgül Ergev

11 Nisan 2026 Cumartesi

Refik Halit Karay . Testi


Refik Halid Karay uzun yıllarını ülke içinde ve dışında sürgünde geçirmiş bir yazardır.Özellikle Ortadoğu'da geçirdiği yılları anlattığı kitaplarından biri de Gurbet Hikayeleri'dir.Onun bu kitabında yer alan Eskici öyküsünü çoğunuz bilirsiniz.Yine o kitapta yer alan bir öyküsü de Testi.Lübnan'da o yıllarda su içme kabı testidir.Bardak kullanmazlar.Birisi su istedi mi ona testiyi uzatırlar.O da testiyi havaya kaldırır,dudağına değdirmeden suyu ağzına dökerek içer.Biraz deneyim isteyen bir harekettir.Birisi gene böyle su içerken testinin içine  gizlenmiş bir eşek arısı adamı ağzının tam içinden sokar.Adam can havliyle kendini içinde  yazarın da olduğu bir arabaya atar.Arabadakiler doktor aramaya başlarlar ama nafile.Adamcağız boğularak ölür.Yazar bir başka arabayla az sonra aynı yerden geçerken genç bir adam bir testiyi havaya kaldırmış kana kana su içmektedir.

Yazar şöyle der:

"İnanınız,bütün bildiğiniz hayvanların içinde en sakınmasızı ve en ders almazı insandır"

Doğru söze ne denir!!!


10 Nisan 2026 Cuma

SAFİYE ALİ


Bu günlerde Türkiye'nin ilk kadın doktorunun öyküsünü okumak  ilginç oldu benim için.

Kısaca özetlersek 1894'te İstanbul'da doğan Safiye Ali önce rüştiyede başladığı eğitimini Amerikan Koleji''nde tamamlar.O zamanlar tıp fakültelerinin kız öğrenci kabul etmemesi nedeniyle hükümet tarafından Almanya'ya gönderilir.Safiye Ali Almanya'da tıp fakültesini bitirir,kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapar, 1923'te İstanbul'a dönerek eşi Dr.Ferdinand Krekeler'le birlikte muayenehane açar.Eşinin Türkiye'de kullandığı isim Ferdi Ali'dir.Safiye Ali İstanbul'da kaldığı 5 yıl içinde çeşitli derneklerde doktorluk,Amerikan Koleji Tıp Okulunda hocalık yapar.Uluslararası kongrelerde ülkesini temsil eder.Oralarda(hür Türkiye'nin hür bir kadını olarak) gördüğü olumlu etkiyi anlatırken (Gazi Mustafa Kemal'in adının hürmetle yad edildiğini) anlatır.1928 yılında eşiyle Almanya'ya dönen Safiye Ali 1952 yılındaki ölümüne kadar geçirdiği çeşitli ameliyatlara ve 2.Dünya Savaşının zor koşullarına rağmen mesleğine ara vermez.

Bu başarılı ve öncü kadınımızın öyküsünü yazan da benim fakülteden sınıf arkadaşım Nuran Yıldırım.Nuran'ın eğitim öyküsü de ilginçtir.Türkoloji'de bitirdiği lisans eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi'nde devam ettirmiş ve isminin önüne Prof.Dr.sıfatını hakkıyla eklemiştir.Nuran emekli olmadı, hâlâ mesleğini sürdürüyor.Ona ve okul arkadaşımız eşi Yusuf Yıldırım'a sevgilerimi yolluyorum.İyi ki varsınız..

30 Mart 2026 Pazartesi

THOMAS MANN

 Bugünlerde Thomas Mann'la içiçeyim. 

Önce 888 sayfalık Büyülü Dağ romanını okudum. Öykü İsviçre'nin Davos kentinde bir sanatoryumda geçiyor ve yıllara yayılıyor. Zaman geçen yüzyılın başları. Sanatoryum sakinleri , öyküleri ve ülkeleriyle katılıyorlar hikayeye. Zamanın ve pek çok kavramın ayrıntıları bazen gerçekten yoruyor insanı. Askerlikten tıbba biyolojiden anatomiye felsefeden tarihe yok yok kitapta. Yazarın verdiği emek saygı duyulası. 

Kitabı bitirince hızımı alamayıp yazarın ailesinin öyküsünü okudum. Thomas Mann'ın geniş bir ailesi var. Altı çocuğu ve kardeşi de yazı ve sanat  dünyasında bilinen kişiler. Tilman Lahme'nin yazdığı kitap 450 sayfacık.Kitapta Thomas Mann'ın Nobel alışı, Nazi aleyhtarlığı nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılışı İsviçre ve ABD'de geçen yılları gayet ayrıntılı anlatılmış. 

Şimdi elimde T.Mann'ın  Buddenbrooklar-Bir Ailenin Çöküşü romanı var. Yazar bu eserinde de elini korkak alıştırmamış bir ailenin öyküsünü 830 😳sayfalık  bir kitapta toplamış. Buddenbrook ailesinin öyküsü biraz geriye gidiyor, 19.yy ortalarında geçiyor . Kitap bir ailenin öyküsü yanında zamanın politik, sosyal ve ticaret hayatını da aktarıyor. Küçük bir nokta hep kafamı karıştırıyor. Adı Antonie olan kız çocuğuna Almanlar neden Tony der anlamıyorum 😂  Kitap bitti. O kadar ayrıntı okuyucuyu hiç sıkmadan nasıl anlatılır? Üstelik Mann bu kitabı 25 yaşında yazmış. 

İyi ki kitap var..




15 Mart 2026 Pazar

Haydari Kampı. Son Not

 The Last Note.Son Not.

Pantelis Voulgaris'in yönettiği bir Yunan filmi.

Ve Haydari Kampı.

68'li arkadaşlardan okumayan kalmamıştır herhalde bu kitabı. Çeviren Nevzat Hatko.Kitapta 2.Dünya Savaşı'nda Nazilerin Atina yakınlarında kurdukları kampta yaşananlar birebir tanıklıklarla anlatılır.Atina'ya sadece 9 km uzaktaki bu kampta acı,direniş ve teslimiyet vardır.Bazen 25 bin kadar kişinin tutulduğu kamp daha çok Almanya ve Polonya''daki ölüm kamplarına gönderileceklerin geçici barınma yeridir.

İşte bu Son Not filmi Haydari Kampında gerçekleşen bir katliamı anlatıyor.Almanlar, direnişçiler tarafından öldürülen 4 naziye karşılık 200 tutsak için ölüm emri verir.1 nazi için 50 tutsak.Olay gerçektir ve 200 kişinin tamamı sosyalist direnişçilerdir.Filmin özellikle müzikleri harika.




28 Şubat 2026 Cumartesi

İRTİKÂP, MERKEP, TERKİP, MÜREKKEP

Haberde bir belediyeye 

yönelik "irtikâp" operasyonundan söz ediliyor.

Peki irtikâp  nedir? 

İrtikâp -irtikāb إرتكاب-  Arapça rkb rukūb kökünden geliyor. Ağır bir şeyi üstüne geçirme, suç ve günah işleme anlamını taşıyor.

Peki aynı kökten gelen başka bir kelime biliyor muyuz? Elbette. 

Merkep -markab مركب-   de aynı kökten türemiş. Arapçada  binek aracı demekmiş.

Artık pek kullanılmayan terkip -tarkīb تركيب - de aynı kaynaktan geliyor. Anlamı kompozisyon, sentez demek..

Peki ya mürekkep? O da aynı kökten.murakkab مركّب 

1) İki veya daha fazla şeyin karışmasından oluşan, sade ve düz olmayan, bileşik.

2) Yazı yazmak, desen çizmek veya basmak için kullanılan, türlü renklerde ,yoğunlaştırılmış sıvı. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

ARSLAN HUMBARACI

 𝗔𝗿𝘀𝗹𝗮𝗻 𝗛𝘂𝗺𝗯𝗮𝗿𝗮𝗰ı


Unutulmuş bir gazeteci, kendi deyimiyle aynı zamanda bir "ajan". 

Arslan Humbaracı hiçbir Türk gazetesinde sürekli çalışmamış biri. Hep yabancı gazeteler ve ajansların temsilciliğini yapmış. 

Soyadından anlaşılacağı gibi Humbaracı Ahmet Paşa'nın torunlarından. Humbaracı Ahmet Paşa Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmış bir Fransız kontu .

Arslan Humbaracı 1921'de İstanbul'da doğar. Saint Josef, Robert Kolej ve Galatasaray liselerinden sonra Bahriye Mektebi'nde kaydolur. Birkaç yıl okuduktan sonra annesinin yabancı olduğu






anlaşılınca okuldan atılır. Oysa dedesi Kuleli Askeri Mektebi'nin müdürlüğünü yapmıştır . Bu belki de onun hayat boyu sürecek travmalarının ilkidir. Annesi Maltalı bir viyolensel sanatçısıdır. Kızkardeşi Verda Ün piyanisttir.

Arslan Humbaracı askerliğini çevirmen olarak yaparken bazı Amerikan gruplarıyla da çalışmaya başlar. 1946'da Newyork Times muhabiridir. Yazdığı bazı yazılar Türk hükümet çevrelerinde rahatsızlığa yol açar. Amerikan yardımının niteliklerini eleştirmektedir. Ankara'daki siyasi çevrelerce dışlanırken yazılarını ilgiyle izleyen  Sovyet elçiliği ile yakın teması başlar. Bu tehlikeli sularda gezinmektir bir bakıma. Basın kartı iptal edilmiş, Sabahattin Ali öldürülmüştür, Tan gazetesi basılmıştır,hayranı olduğu Nazım hâlâ hapistedir. Suyu iyice ısınmaya başlayınca gizlice önce İngiltere'ye sonra Fransa'ya gider.  Paris'te sol örgütler ve Sovyet temsilcileriyle içiçedir. Bir iki yıl sonra bir bildiri yayınlayarak komünizmden vazgeçtiğini açıklar. İlginç bir şekilde çeşitli ülke gazeteleriyle çalışma imkanı bulur, bazı ülke liderlerine danışmanlık yapar. Fransa ile arasını bozduğu için Cezayir bağımsızlık savaşını Tunus'tan izler, kitap yazar, konferanslar verir. Makarios'la röportaj yapar. Bir süre Mısır'da ve  Lübnan'da yaşar. Temasta bulunduğu ülke liderlerinin sayısı akıl alır gibi değildir.

Endonezya, Angola, Zambiya bunlardan birkaçıdır. Çoğu ingilizce olan kitaplar yazar, bir ara BM danışmanıdır. 1960'da Türk vatandaşlığından çıkarılır, İngiltere vatandaşı olur. 90'lı yıllarda hakkındaki kararnamenin kaldırılması üzerine hep özlediği belli olan  ülkesini ziyaret eder. 

2003 yılında İsviçre'de vefat eder. Külleri kardeşi Verda Ün ve oğlu tarafından İstanbul'da boğaz sularına  serpilir..


Not; Bu bilgileri araştırma kitaplarını severek okuduğum Rıfat. N. Bali'nin kitabından öğrendim..



14 Şubat 2026 Cumartesi

YAŞAM VE ÖLÜM YORGUNU


 Mo Yan'dan  920 sayfacık olan bir roman daha bitirdim.

"Benim hikayem 1 Ocak 1950'de başlıyor"  diye başlıyor bu dev roman.

Yani Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan üç ay sonra. Hikaye 2000 yılında noktalanıyor.

Hiçbir komüne ya da kooperatife katılmayıp bir dönümlük toprağında tek başına çalışan inatçı bir çiftçi Lan Lian. Milisler tarafından ölüm cezasına çarptırılan zengin köylü Ximen Nao. Öldürüldükten  sonra yeniden yeniden yine yeniden dünyaya çeşitli hayvan suretinde gelen Ximen Nao romanın da  anlatıcılarından biri .Bu hayvancıklar çok akıllı, bilgili, gözü açık ,muzip tipler. Kahramanlarından biri olan ve kendisiyle hınzırca dalga geçen yazar Mo Yan.

Bakın neler yazıyor kendisi hakkında: 

"Her zaman her şeye maydanoz olan , herkese bulaşıp bundan hiç de yüzü kızarmayan Mo Yan umursamaz bir tavırla davullardan birini sırtına geçirerek işe koyuldu yine" 

Ve bir fıkra; 

Mao Zedong : " Son seçimde sana oy verdim" der Pekin'i ziyaret eden Nixon'a. Nixon şakayla karışık cevap verir : " O zaman iki şeytandan daha az kötü olanını seçmişsiniz"

Romandaki binlerce Çinli ismi, hiç bilmediğimiz geleneklerin ayrıntıları, Çin devriminin küçük bir kasabadaki yankıları insanı yoruyor mu , evet yoruyor. Ama kitaptaki o hınzırca mizaha, o güzel çeviriye hayran oluyorsunuz bir yandan da..

Kitabın sonunda yazar Mo Yan'ın  bu kitabı sadece 43 günde ve kalemle - günümüzde inanılmaz bir şey - yazdığını okuyunca iyice şaşıp kalıyorsunuz. Vay be!!! 


YAŞAM VE ÖLÜM YORGUNU

YAZAN:MO YAN

ÇEVİRİ: ERDEM KURTULDU.

Not: 1972 yılında TRT muhabirlik sınavına girdim. Sınavın ilk aşamasındaki sorulardan birinde 1972"de dünyanın en önemli siyasi olayı nedir diye sormuşlardı. Ben de uzun uzun ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti yakınlaşmasını yazmıştım. 

12 Şubat 2026 Perşembe

BOTTER APARTMANI



 


Botter Apartmanı Beyoğlu'ndaki asırlık bir apartman,ilk yapılışı, yapan mimar ,ilk sahibi  sonraki sahipleri ve öyküleri. Apartman sakinlerinden  doktor ve hastasının öyküleri ve şimdi pek moda tabirle "içe yolculukları" kitapta geniş yer tutuyor. İnsan yeni onarılmış bu apartmanı merak ediyor kitabı okuyunca. Yıllarca önünden geçmişimdir ama hangi apartman çıkaramıyorum şimdi.

Kitaptan;

sf. 92

Ablası eve geldiğinde küçük kardeşini yaralı bulur.Devamı;

"Küçük kardeşimi kucağıma aldım.Sabunlayıp suya tuttum...Çok uğraştım ama bir daha hiç nefes alamadı" 

Yaralı bulunan küçük çocuk banyoya mı sokulur, ambulans mı çağrılır? Ya da yardım istenip doktor mu aranır? 


Sf.121

"Burhanettin Bey'in yazları gezmek için İstanbul'a gelen halasının oğlu Şaban ise .....amcasıyla ilgili garip hikayeler anlatmıştı" 

Anlıyoruz ki Burhanettin ile Şaban dayı- hala çocuğu. Peki Şaban neden o adama sürekli amca diyor. Amcası ise neden "halasının oğlu" diye özellikle belirtildi? 

Bu mantık dalgalanmaları ve sorular kitaba yoğunlaşmamı da engelledi elbette. 


1 Şubat 2026 Pazar

Enrico Macias

Şarkılarıyla büyüdük.Sesini de çok severim.Enrico Macias Fransız sömürgesi Cezayir'de 1938'de anadili Arapça olan yahudi bir ailede doğar.Ama onun dili artık Fransızcadır. İkinci dili Arapçayı da unutmaz.Liseyi Fransa'da okur, ülkesine döner.Hem gitar çalıp hem öğretmenlik yaparken patlayan iç savaşta yahudilerin topluca Fransa'ya göç etmeleriyle o da ailesiyle Cezayir'den ayrılır. 1962 yılında bestelediği Adieu Mon Pays (Elveda Yurdum) şarkısı onun bir daha göremeyeceği ülkesi için yazılmıştır.Dün tesadüfen elime Enrico Macias'ın anıları geçti.Kitabı okurken bir yandan da onu dinliyorum.Onu, Türkiye'de tanıtan organizasyonların etkisiyle biraz hafife almışım galiba.Bol bol dinleyip hakkını teslim edeyim bari.

Gerçek ismi:Gaston Grenissa



. Grenissa.

William Saroyan


 Yıllar önce yazarın Aram Derler Adıma isimli anı kitabını okumuştum. Bitlis'li bir ailenin çocuğu olarak Amerika'da doğan William Saroyan aile köklerine çokça  değiniyor okuduğum kitaplarında. 1960'lı yıllarda Türkiye'ye gelip baba topraklarını ziyaret etmişliği var. Aras Yayınevi daha çok Ermenice ya da Türkçe yazan Ermeni yazarlarımızın kitaplarını yayınlıyor. Ben de takipteyim yıllardır.

Saroyan'ın resimdeki kitaplarının dördünü de bitirdim. Romanlarını daha çok sevdim. Hikayede kendine özgü bir tarzı var. Saroyanesk deniyormuş bu türe. 

Ben çevirideki özenli Türkçeleri için çevirmenleri ve yayınevini kutluyorum. Okuyucuya saygıları var.

İyi ki kitap var...

29 Ocak 2026 Perşembe

TRUMBO

 2016 Oscar yolculuğunun sonunda en sevdiğim film Trumbo olmuştu. Oscar'a da aday olan başroldeki oyuncu Bryan Cranston'u 



hiç tanımıyordum.Zaten daha çok seslendirme sanatçısı olarak biliniyormuş..Valla bana kalsa  oyumu Cranston'a verirdim.Adam yaşamış resmen.Ayrıca bu film hikaye olarak da çok dolu dolu..ABD'de 10 yıl süren cadı avı.Hollywood'dan komünistleri uzaklaştırma çabaları.Karşımızda küçülen John Wayne,Edward G.Robinson ve takdiri hak eden Kirk Douglas,Otto Preminger.Filmin kahramanı olan Dalton Trumbo bu soruşturmalar sırasında bir süre hapis yatıyor.Kara listedeyken takma isimle senaryolarını yazdığı Roma Tatili ve Brave One filmleriyle Oscar alıyor (!) O zaman şahsen alamadığı ödüllere yıllar sonra kavuşabiliyor.Bu cadı avı ,Trumbo'nun 10 yıl aradan sonra senarist olarak adını açıkça yazabildiği (Kirk Douglas'ın isteğiyle) Spartaküs filmini Başkan Kennedy'nin beğendiğini söylemesinden sonra yumuşuyor.Exodüs ve Kelebek de onun sanaryosunu yazdığı pek çok filmden sadece ikisi.

Gerçekten görülesi bir film Trumbo..

27 Ocak 2026 Salı

Kazablanka. Curtiz


 KAZABLANKA.

Sinema tarihinde aklımıza gelebilecek ilk birkaç filmden birisi. Muhteşem iki oyuncu, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman. Başrollerden birinde bir de piyano. Yönetmen Michael Curtiz. Gerçek ismi Manó Kertész Kaminer olan yönetmen Curtiz, Macar Yahudisi bir ailenin oğludur. Sinema kariyerine Macaristan'da başlar sonra diğer Avrupa ülkelerinde devam eder. 1926 yılında Hollywood'dan aldığı bir davetle Amerika'ya taşınır. Kazablanka filmini 1942 yılında çeker.Film o  yıl en en iyi yönetmen,en iyi film ve en iyi senaro Oscar'ını alır.

Netflix'te izlediğim CURTIZ isimli film bir  Macar yapımı. Film, Michael Curtiz'in Kazablanka filmini çekiş öyküsünü - ilginç film hileleri-  anlatırken, yönetmenin yaşamından ipuçları da veriyor. Yahudi asıllı yönetmen Amerikan vatandaşıdır artık, ama ailesinden bazı kişiler Macaristan'dadır. Ve Nazilerden kaçmaları gerekmektedir. 

Kazablanka 1942'de savaşın tüm şiddetiyle tırmandığı bir dönemde çekilir. Filmin kahramanlarından biri Çek direniş liderlerinden birisidir. Filmin son derece doğru bir politikası vardır. Bir aşk öyküsünün arkasında ondan daha kutsal şeyler olduğu da sezdirilir. Dün akşam Curtiz filmini izlerken filmle ilgili bazı detayları öğrendim.

Hızımı alamadım. Curtiz filmini izleyince hemen bugün KAZABLANKA filmini tekrar izledim. Çok şeyi unutmuşum. Yeniden izlerken aynı zevki aldım. Dünkü filmde söz edilen film hilelerine dikkat ettim.😂 Ingrid Bergman'dan daha kısa olan H.Bogart ikili sahnelerde  nasıl öyle uzun görünüyordu?    Yapımcılar yönetmene (filmde uçak olmayacak) demişler ama filmde gene de uçak var. Nasıl?  

Kazablanka filminin tamamı ABD'de stüdyolarda çekilmiş. 

***"

Kazablanka. 1942

Yön: Michael Kurtiz

***"

Kurtiz. 2018.

Yön: Tomas Yvan Topolanszky.

***İyi ki sinema var. İyi seyirler.


7 Ocak 2026 Çarşamba

Sidney Poitier

 


1927-2022

 O Hollywood'un başrolü alabilmiş ilk siyah derili oyuncularından  biriydi. Oscar alan ilk siyahi oyuncu da oydu. 1963 yılında Çayırdaki Zambaklar filmiyle Oscar aldı. Ben onu 1959 yılında Tony Curtis'le harikalar yarattıkları Kader Bağlayınca filmindeki haliyle hatırlıyorum. O filmde hapisten kaçan biri beyaz biri siyah derili iki mahkum vardır. Bir nehrin kenarında mecburen birbirlerinin elini tutmak zorunda kalırlar. O tereddüt anı hâlâ gözümün önünde. Bir de Beklenmeyen Misafir filmi var. Beyaz bir babanın karşısına siyahi bir damat adayı çıkarsa ne olur?🤨 Poitier bu filmde  Spencer Tracy ve Katharine Hepburn karşısında harika oynar.

Bu iki filmin yönetmeni de Stanley Kramer . Sidney Poitier,  Amerika'da ırk ayrımının şiddetle sürdüğü zamanlarda film çevirdi. İşi zordu. Ama yılmadı, çok güzel oynadı ve ödüllendirildi. 50'den fazla filmi var. Şimdi onlardan bazılarını yeniden izleme zamanı. İyi ki sinema var.Bir küçük not; Ailesi Bahamalar'dan gelen  Poitier iyi Rusça bilirmiş.