Hoş geldiniz!

Benim derdim ne?

Muradım orada burada gördüklerimi, gözüme çarpanları ,gözüme batanları,gözden kaçanları, gözüme girenleri, özellikle basındaki Türkçe yazım ve söyleyiş detaylarını,habercilik hatalarını,sevaplarını yazıvermek...

Kimseyi kırmak,aşağılamak yok...

Eleştirilerin zekice ve efendice yapılanları kabulüm..

Saygılar...








27 Nisan 2026 Pazartesi

BALE VE NUREYEV







Baleyi oldum olası severim. İnsan vücudunun en estetik halidir bence. Bir de müzikle birleşince muhteşem bir gösteri çıkar ortaya. Bale sanatçıları ilgimi çeker o yüzden. Üniversite yıllarımda sosyalizmle tanışıp yönümü de Sovyet cumhuriyetlerine çevirince rastladığım yerde Bolşoy ve Kirov gibi ünlü bale topluluklarının haberlerini ilgiyle okudum. Ve elbette efsane Rudolf Nureyev'in 1961'de  Batı'ya iltica ettiğini biliyordum.

Komik bir anım var. Ben bale seyretmeye buz balesiyle başladım. Ne alaka? 1965 yılı üniversiteye başlıyorum. İstanbul'a gelişimin daha  ilk haftasında tesadüfler beni Moskova Devlet Buz Balesi gösterisine götürdü. Yanımda annem. O sadece çok az film seyretmiş biri.Ben ise sinema hastası.  Biz iki taşralı büyülenmiş gibi buz balesi izledik. Bale sevgim oradan başlar. Çemberlitaş Kız Yurdundan topluca gittiğimiz AKM'deki baleler bir şölendi benim için. 

Gelelim Nureyev'e. Nureyev Tatar asıllı bir ailenin oğlu. Çok küçük yaşta yeteneği keşfedilir. Sovyetler'in eğitim alanındaki başarısı onu Kirov balesine kadar götürür.Ünlü sıçrayışları dillere destandır. Özel yaşamı için daha özgür bir yer özlemindedir hep. Kirov balesinin Paris'e yaptığı turne sonunda Moskova uçağına binmek üzereyken Fransız polisine sığınır. Bir rivayete göre o zamanki Fransa Kültür Bakanı ünlü yazar  Andre Malraux'nun girişimiyle bu iltica gerçekleşir. Nureyev daha sonraki yaşamını baleyle içiçe geçirir.Yeteneklerini modern koreografilerde de gösterir. Legion d'honneur nişanı alır.  Yurt hasreti hiç bitmez. 1989'da hasta annesini görmek için özel izinle SSCB'yi ziyaret eder. Bu izni almasının sebeplerinden biri de terkettiği ülkesi aleyhinde tek söz etmemiş olmasıdır belki. 1993'de henüz tedavisi bulunamamış olan AİDS'e bağlı sorunlar nedeniyle hayatını kaybeder. Mezarı Paris'tedir. Ve mezarındaki kilim motifleri onun Başkurdistan'daki hayatına bir özlemdir bence. Gerçek bir kilim gibi görünen bu örtü mozaikten yapılmıştır.

Dün akşam Onun hayatını anlatan bir film izledim. 

The White Crow-Beyaz Karga. Bu Nureyev'in lakabıymış. Hep aykırı ve isyankar davranışları için. Filmin yönetmeni ünlü İngiliz aktör Ralph Fiennes. Film 2018'de çekilmiş ama herhalde pandemi nedeniyle yeni vizyona girmiş. Filmin danışmanlarından biri de Mikhail Barysnikov. O da Sovyet bale sanatçısı iken 1974'te Kanada'ya iltica etmişti. Tıpkı 1979'da ABD'ye iltica eden Alexander Godunov gibi. Hem Barysnikov hem Godunov balenin yanısıra bazı Holywood yapımlarında da rol aldılar. 

İyi ki sinema var, iyi ki bale var, iyi ki sanat var

Birgül Ergev

11 Nisan 2026 Cumartesi

Refik Halit Karay . Testi


Refik Halid Karay uzun yıllarını ülke içinde ve dışında sürgünde geçirmiş bir yazardır.Özellikle Ortadoğu'da geçirdiği yılları anlattığı kitaplarından biri de Gurbet Hikayeleri'dir.Onun bu kitabında yer alan Eskici öyküsünü çoğunuz bilirsiniz.Yine o kitapta yer alan bir öyküsü de Testi.Lübnan'da o yıllarda su içme kabı testidir.Bardak kullanmazlar.Birisi su istedi mi ona testiyi uzatırlar.O da testiyi havaya kaldırır,dudağına değdirmeden suyu ağzına dökerek içer.Biraz deneyim isteyen bir harekettir.Birisi gene böyle su içerken testinin içine  gizlenmiş bir eşek arısı adamı ağzının tam içinden sokar.Adam can havliyle kendini içinde  yazarın da olduğu bir arabaya atar.Arabadakiler doktor aramaya başlarlar ama nafile.Adamcağız boğularak ölür.Yazar bir başka arabayla az sonra aynı yerden geçerken genç bir adam bir testiyi havaya kaldırmış kana kana su içmektedir.

Yazar şöyle der:

"İnanınız,bütün bildiğiniz hayvanların içinde en sakınmasızı ve en ders almazı insandır"

Doğru söze ne denir!!!


10 Nisan 2026 Cuma

SAFİYE ALİ


Bu günlerde Türkiye'nin ilk kadın doktorunun öyküsünü okumak  ilginç oldu benim için.

Kısaca özetlersek 1894'te İstanbul'da doğan Safiye Ali önce rüştiyede başladığı eğitimini Amerikan Koleji''nde tamamlar.O zamanlar tıp fakültelerinin kız öğrenci kabul etmemesi nedeniyle hükümet tarafından Almanya'ya gönderilir.Safiye Ali Almanya'da tıp fakültesini bitirir,kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapar, 1923'te İstanbul'a dönerek eşi Dr.Ferdinand Krekeler'le birlikte muayenehane açar.Eşinin Türkiye'de kullandığı isim Ferdi Ali'dir.Safiye Ali İstanbul'da kaldığı 5 yıl içinde çeşitli derneklerde doktorluk,Amerikan Koleji Tıp Okulunda hocalık yapar.Uluslararası kongrelerde ülkesini temsil eder.Oralarda(hür Türkiye'nin hür bir kadını olarak) gördüğü olumlu etkiyi anlatırken (Gazi Mustafa Kemal'in adının hürmetle yad edildiğini) anlatır.1928 yılında eşiyle Almanya'ya dönen Safiye Ali 1952 yılındaki ölümüne kadar geçirdiği çeşitli ameliyatlara ve 2.Dünya Savaşının zor koşullarına rağmen mesleğine ara vermez.

Bu başarılı ve öncü kadınımızın öyküsünü yazan da benim fakülteden sınıf arkadaşım Nuran Yıldırım.Nuran'ın eğitim öyküsü de ilginçtir.Türkoloji'de bitirdiği lisans eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi'nde devam ettirmiş ve isminin önüne Prof.Dr.sıfatını hakkıyla eklemiştir.Nuran emekli olmadı, hâlâ mesleğini sürdürüyor.Ona ve okul arkadaşımız eşi Yusuf Yıldırım'a sevgilerimi yolluyorum.İyi ki varsınız..

30 Mart 2026 Pazartesi

THOMAS MANN

 Bugünlerde Thomas Mann'la içiçeyim. 

Önce 888 sayfalık Büyülü Dağ romanını okudum. Öykü İsviçre'nin Davos kentinde bir sanatoryumda geçiyor ve yıllara yayılıyor. Zaman geçen yüzyılın başları. Sanatoryum sakinleri , öyküleri ve ülkeleriyle katılıyorlar hikayeye. Zamanın ve pek çok kavramın ayrıntıları bazen gerçekten yoruyor insanı. Askerlikten tıbba biyolojiden anatomiye felsefeden tarihe yok yok kitapta. Yazarın verdiği emek saygı duyulası. 

Kitabı bitirince hızımı alamayıp yazarın ailesinin öyküsünü okudum. Thomas Mann'ın geniş bir ailesi var. Altı çocuğu ve kardeşi de yazı ve sanat  dünyasında bilinen kişiler. Tilman Lahme'nin yazdığı kitap 450 sayfacık.Kitapta Thomas Mann'ın Nobel alışı, Nazi aleyhtarlığı nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılışı İsviçre ve ABD'de geçen yılları gayet ayrıntılı anlatılmış. 

Şimdi elimde T.Mann'ın  Buddenbrooklar-Bir Ailenin Çöküşü romanı var. Yazar bu eserinde de elini korkak alıştırmamış bir ailenin öyküsünü 830 😳sayfalık  bir kitapta toplamış. Buddenbrook ailesinin öyküsü biraz geriye gidiyor, 19.yy ortalarında geçiyor . Kitap bir ailenin öyküsü yanında zamanın politik, sosyal ve ticaret hayatını da aktarıyor. Küçük bir nokta hep kafamı karıştırıyor. Adı Antonie olan kız çocuğuna Almanlar neden Tony der anlamıyorum 😂  Kitap bitti. O kadar ayrıntı okuyucuyu hiç sıkmadan nasıl anlatılır? Üstelik Mann bu kitabı 25 yaşında yazmış. 

İyi ki kitap var..




15 Mart 2026 Pazar

Haydari Kampı. Son Not

 The Last Note.Son Not.

Pantelis Voulgaris'in yönettiği bir Yunan filmi.

Ve Haydari Kampı.

68'li arkadaşlardan okumayan kalmamıştır herhalde bu kitabı. Çeviren Nevzat Hatko.Kitapta 2.Dünya Savaşı'nda Nazilerin Atina yakınlarında kurdukları kampta yaşananlar birebir tanıklıklarla anlatılır.Atina'ya sadece 9 km uzaktaki bu kampta acı,direniş ve teslimiyet vardır.Bazen 25 bin kadar kişinin tutulduğu kamp daha çok Almanya ve Polonya''daki ölüm kamplarına gönderileceklerin geçici barınma yeridir.

İşte bu Son Not filmi Haydari Kampında gerçekleşen bir katliamı anlatıyor.Almanlar, direnişçiler tarafından öldürülen 4 naziye karşılık 200 tutsak için ölüm emri verir.1 nazi için 50 tutsak.Olay gerçektir ve 200 kişinin tamamı sosyalist direnişçilerdir.Filmin özellikle müzikleri harika.




28 Şubat 2026 Cumartesi

İRTİKÂP, MERKEP, TERKİP, MÜREKKEP

Haberde bir belediyeye 

yönelik "irtikâp" operasyonundan söz ediliyor.

Peki irtikâp  nedir? 

İrtikâp -irtikāb إرتكاب-  Arapça rkb rukūb kökünden geliyor. Ağır bir şeyi üstüne geçirme, suç ve günah işleme anlamını taşıyor.

Peki aynı kökten gelen başka bir kelime biliyor muyuz? Elbette. 

Merkep -markab مركب-   de aynı kökten türemiş. Arapçada  binek aracı demekmiş.

Artık pek kullanılmayan terkip -tarkīb تركيب - de aynı kaynaktan geliyor. Anlamı kompozisyon, sentez demek..

Peki ya mürekkep? O da aynı kökten.murakkab مركّب 

1) İki veya daha fazla şeyin karışmasından oluşan, sade ve düz olmayan, bileşik.

2) Yazı yazmak, desen çizmek veya basmak için kullanılan, türlü renklerde ,yoğunlaştırılmış sıvı. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

ARSLAN HUMBARACI

 𝗔𝗿𝘀𝗹𝗮𝗻 𝗛𝘂𝗺𝗯𝗮𝗿𝗮𝗰ı


Unutulmuş bir gazeteci, kendi deyimiyle aynı zamanda bir "ajan". 

Arslan Humbaracı hiçbir Türk gazetesinde sürekli çalışmamış biri. Hep yabancı gazeteler ve ajansların temsilciliğini yapmış. 

Soyadından anlaşılacağı gibi Humbaracı Ahmet Paşa'nın torunlarından. Humbaracı Ahmet Paşa Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmış bir Fransız kontu .

Arslan Humbaracı 1921'de İstanbul'da doğar. Saint Josef, Robert Kolej ve Galatasaray liselerinden sonra Bahriye Mektebi'nde kaydolur. Birkaç yıl okuduktan sonra annesinin yabancı olduğu






anlaşılınca okuldan atılır. Oysa dedesi Kuleli Askeri Mektebi'nin müdürlüğünü yapmıştır . Bu belki de onun hayat boyu sürecek travmalarının ilkidir. Annesi Maltalı bir viyolensel sanatçısıdır. Kızkardeşi Verda Ün piyanisttir.

Arslan Humbaracı askerliğini çevirmen olarak yaparken bazı Amerikan gruplarıyla da çalışmaya başlar. 1946'da Newyork Times muhabiridir. Yazdığı bazı yazılar Türk hükümet çevrelerinde rahatsızlığa yol açar. Amerikan yardımının niteliklerini eleştirmektedir. Ankara'daki siyasi çevrelerce dışlanırken yazılarını ilgiyle izleyen  Sovyet elçiliği ile yakın teması başlar. Bu tehlikeli sularda gezinmektir bir bakıma. Basın kartı iptal edilmiş, Sabahattin Ali öldürülmüştür, Tan gazetesi basılmıştır,hayranı olduğu Nazım hâlâ hapistedir. Suyu iyice ısınmaya başlayınca gizlice önce İngiltere'ye sonra Fransa'ya gider.  Paris'te sol örgütler ve Sovyet temsilcileriyle içiçedir. Bir iki yıl sonra bir bildiri yayınlayarak komünizmden vazgeçtiğini açıklar. İlginç bir şekilde çeşitli ülke gazeteleriyle çalışma imkanı bulur, bazı ülke liderlerine danışmanlık yapar. Fransa ile arasını bozduğu için Cezayir bağımsızlık savaşını Tunus'tan izler, kitap yazar, konferanslar verir. Makarios'la röportaj yapar. Bir süre Mısır'da ve  Lübnan'da yaşar. Temasta bulunduğu ülke liderlerinin sayısı akıl alır gibi değildir.

Endonezya, Angola, Zambiya bunlardan birkaçıdır. Çoğu ingilizce olan kitaplar yazar, bir ara BM danışmanıdır. 1960'da Türk vatandaşlığından çıkarılır, İngiltere vatandaşı olur. 90'lı yıllarda hakkındaki kararnamenin kaldırılması üzerine hep özlediği belli olan  ülkesini ziyaret eder. 

2003 yılında İsviçre'de vefat eder. Külleri kardeşi Verda Ün ve oğlu tarafından İstanbul'da boğaz sularına  serpilir..


Not; Bu bilgileri araştırma kitaplarını severek okuduğum Rıfat. N. Bali'nin kitabından öğrendim..