Hoş geldiniz!

Benim derdim ne?

Muradım orada burada gördüklerimi, gözüme çarpanları ,gözüme batanları,gözden kaçanları, gözüme girenleri, özellikle basındaki Türkçe yazım ve söyleyiş detaylarını,habercilik hatalarını,sevaplarını yazıvermek...

Kimseyi kırmak,aşağılamak yok...

Eleştirilerin zekice ve efendice yapılanları kabulüm..

Saygılar...








21 Mayıs 2026 Perşembe

VENEDİK'TE ÖLÜM

 Venedik 'te Ölüm. Önce kitabı okudum. Sonra 52 yıl öncesine gidip filmi izledim.

Thomas Mann kitabı (Der tod in Venedig) 1900'lerin başında yazmış. Ünlü bir yazar biraz dinlenmek için Venedik'e gelip lüks bir otele yerleşir. Acaba orada sükunete kavuşacak mıdır? Venedik o güzelliğinin ardında bir felaket mi gizlemektedir? Yazar otelde kalan Polonyalı bir ailenin çok güzel erkek çocuğuna takılıp kalacak, tek kelime etmediği bu delikanlıdan gözünü alamayacaktır. Eser biraz da Thomas Mann'ın anılarında ortaya çıkan bir gizini anlatmaktadır belki de. 

Filme gelince film de roman gibi hayli kasvetli, hayli bulanık. Genç delikanlıya gelince filmdeki oyuncu adeta bir çocuk. Bu nedenle marazi bir durum ortaya çıkıyor  gibi geldi bana. 

Yönetmen Luchino Visconti.





28 Nisan 2026 Salı

MUSÂVÂT,MÜSÂVÂT

Müsâvât Arapça seviye kelimesinden türemiş. İki A sesi de uzun okunuyor.  

Bizde eşitlik anlamında kullanılıyor.

İttihat Terakki 'nin meşhur sloganının Hürriyet, Müsavat, Adalet veya Kardeşlik olduğunu anımsatalım. 


مساوات،سوىه

27 Nisan 2026 Pazartesi

BALE VE NUREYEV







Baleyi oldum olası severim. İnsan vücudunun en estetik halidir bence. Bir de müzikle birleşince muhteşem bir gösteri çıkar ortaya. Bale sanatçıları ilgimi çeker o yüzden. Üniversite yıllarımda sosyalizmle tanışıp yönümü de Sovyet cumhuriyetlerine çevirince rastladığım yerde Bolşoy ve Kirov gibi ünlü bale topluluklarının haberlerini ilgiyle okudum. Ve elbette efsane Rudolf Nureyev'in 1961'de  Batı'ya iltica ettiğini biliyordum.

Komik bir anım var. Ben bale seyretmeye buz balesiyle başladım. Ne alaka? 1965 yılı üniversiteye başlıyorum. İstanbul'a gelişimin daha  ilk haftasında tesadüfler beni Moskova Devlet Buz Balesi gösterisine götürdü. Yanımda annem. O sadece çok az film seyretmiş biri.Ben ise sinema hastası.  Biz iki taşralı büyülenmiş gibi buz balesi izledik. Bale sevgim oradan başlar. Çemberlitaş Kız Yurdundan topluca gittiğimiz AKM'deki baleler bir şölendi benim için. 

Gelelim Nureyev'e. Nureyev Tatar asıllı bir ailenin oğlu. Çok küçük yaşta yeteneği keşfedilir. Sovyetler'in eğitim alanındaki başarısı onu Kirov balesine kadar götürür.Ünlü sıçrayışları dillere destandır. Özel yaşamı için daha özgür bir yer özlemindedir hep. Kirov balesinin Paris'e yaptığı turne sonunda Moskova uçağına binmek üzereyken Fransız polisine sığınır. Bir rivayete göre o zamanki Fransa Kültür Bakanı ünlü yazar  Andre Malraux'nun girişimiyle bu iltica gerçekleşir. Nureyev daha sonraki yaşamını baleyle içiçe geçirir.Yeteneklerini modern koreografilerde de gösterir. Legion d'honneur nişanı alır.  Yurt hasreti hiç bitmez. 1989'da hasta annesini görmek için özel izinle SSCB'yi ziyaret eder. Bu izni almasının sebeplerinden biri de terkettiği ülkesi aleyhinde tek söz etmemiş olmasıdır belki. 1993'de henüz tedavisi bulunamamış olan AİDS'e bağlı sorunlar nedeniyle hayatını kaybeder. Mezarı Paris'tedir. Ve mezarındaki kilim motifleri onun Başkurdistan'daki hayatına bir özlemdir bence. Gerçek bir kilim gibi görünen bu örtü mozaikten yapılmıştır.

Dün akşam Onun hayatını anlatan bir film izledim. 

The White Crow-Beyaz Karga. Bu Nureyev'in lakabıymış. Hep aykırı ve isyankar davranışları için. Filmin yönetmeni ünlü İngiliz aktör Ralph Fiennes. Film 2018'de çekilmiş ama herhalde pandemi nedeniyle yeni vizyona girmiş. Filmin danışmanlarından biri de Mikhail Barysnikov. O da Sovyet bale sanatçısı iken 1974'te Kanada'ya iltica etmişti. Tıpkı 1979'da ABD'ye iltica eden Alexander Godunov gibi. Hem Barysnikov hem Godunov balenin yanısıra bazı Holywood yapımlarında da rol aldılar. 

İyi ki sinema var, iyi ki bale var, iyi ki sanat var

Birgül Ergev

11 Nisan 2026 Cumartesi

Refik Halit Karay . Testi


Refik Halid Karay uzun yıllarını ülke içinde ve dışında sürgünde geçirmiş bir yazardır.Özellikle Ortadoğu'da geçirdiği yılları anlattığı kitaplarından biri de Gurbet Hikayeleri'dir.Onun bu kitabında yer alan Eskici öyküsünü çoğunuz bilirsiniz.Yine o kitapta yer alan bir öyküsü de Testi.Lübnan'da o yıllarda su içme kabı testidir.Bardak kullanmazlar.Birisi su istedi mi ona testiyi uzatırlar.O da testiyi havaya kaldırır,dudağına değdirmeden suyu ağzına dökerek içer.Biraz deneyim isteyen bir harekettir.Birisi gene böyle su içerken testinin içine  gizlenmiş bir eşek arısı adamı ağzının tam içinden sokar.Adam can havliyle kendini içinde  yazarın da olduğu bir arabaya atar.Arabadakiler doktor aramaya başlarlar ama nafile.Adamcağız boğularak ölür.Yazar bir başka arabayla az sonra aynı yerden geçerken genç bir adam bir testiyi havaya kaldırmış kana kana su içmektedir.

Yazar şöyle der:

"İnanınız,bütün bildiğiniz hayvanların içinde en sakınmasızı ve en ders almazı insandır"

Doğru söze ne denir!!!


10 Nisan 2026 Cuma

SAFİYE ALİ


Bu günlerde Türkiye'nin ilk kadın doktorunun öyküsünü okumak  ilginç oldu benim için.

Kısaca özetlersek 1894'te İstanbul'da doğan Safiye Ali önce rüştiyede başladığı eğitimini Amerikan Koleji''nde tamamlar.O zamanlar tıp fakültelerinin kız öğrenci kabul etmemesi nedeniyle hükümet tarafından Almanya'ya gönderilir.Safiye Ali Almanya'da tıp fakültesini bitirir,kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapar, 1923'te İstanbul'a dönerek eşi Dr.Ferdinand Krekeler'le birlikte muayenehane açar.Eşinin Türkiye'de kullandığı isim Ferdi Ali'dir.Safiye Ali İstanbul'da kaldığı 5 yıl içinde çeşitli derneklerde doktorluk,Amerikan Koleji Tıp Okulunda hocalık yapar.Uluslararası kongrelerde ülkesini temsil eder.Oralarda(hür Türkiye'nin hür bir kadını olarak) gördüğü olumlu etkiyi anlatırken (Gazi Mustafa Kemal'in adının hürmetle yad edildiğini) anlatır.1928 yılında eşiyle Almanya'ya dönen Safiye Ali 1952 yılındaki ölümüne kadar geçirdiği çeşitli ameliyatlara ve 2.Dünya Savaşının zor koşullarına rağmen mesleğine ara vermez.

Bu başarılı ve öncü kadınımızın öyküsünü yazan da benim fakülteden sınıf arkadaşım Nuran Yıldırım.Nuran'ın eğitim öyküsü de ilginçtir.Türkoloji'de bitirdiği lisans eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi'nde devam ettirmiş ve isminin önüne Prof.Dr.sıfatını hakkıyla eklemiştir.Nuran emekli olmadı, hâlâ mesleğini sürdürüyor.Ona ve okul arkadaşımız eşi Yusuf Yıldırım'a sevgilerimi yolluyorum.İyi ki varsınız..

30 Mart 2026 Pazartesi

THOMAS MANN

 Bugünlerde Thomas Mann'la içiçeyim. 

Önce 888 sayfalık Büyülü Dağ romanını okudum. Öykü İsviçre'nin Davos kentinde bir sanatoryumda geçiyor ve yıllara yayılıyor. Zaman geçen yüzyılın başları. Sanatoryum sakinleri , öyküleri ve ülkeleriyle katılıyorlar hikayeye. Zamanın ve pek çok kavramın ayrıntıları bazen gerçekten yoruyor insanı. Askerlikten tıbba biyolojiden anatomiye felsefeden tarihe yok yok kitapta. Yazarın verdiği emek saygı duyulası. 

Kitabı bitirince hızımı alamayıp yazarın ailesinin öyküsünü okudum. Thomas Mann'ın geniş bir ailesi var. Altı çocuğu ve kardeşi de yazı ve sanat  dünyasında bilinen kişiler. Tilman Lahme'nin yazdığı kitap 450 sayfacık.Kitapta Thomas Mann'ın Nobel alışı, Nazi aleyhtarlığı nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılışı İsviçre ve ABD'de geçen yılları gayet ayrıntılı anlatılmış. 

Şimdi elimde T.Mann'ın  Buddenbrooklar-Bir Ailenin Çöküşü romanı var. Yazar bu eserinde de elini korkak alıştırmamış bir ailenin öyküsünü 830 😳sayfalık  bir kitapta toplamış. Buddenbrook ailesinin öyküsü biraz geriye gidiyor, 19.yy ortalarında geçiyor . Kitap bir ailenin öyküsü yanında zamanın politik, sosyal ve ticaret hayatını da aktarıyor. Küçük bir nokta hep kafamı karıştırıyor. Adı Antonie olan kız çocuğuna Almanlar neden Tony der anlamıyorum 😂  Kitap bitti. O kadar ayrıntı okuyucuyu hiç sıkmadan nasıl anlatılır? Üstelik Mann bu kitabı 25 yaşında yazmış. 

İyi ki kitap var..




15 Mart 2026 Pazar

Haydari Kampı. Son Not

 The Last Note.Son Not.

Pantelis Voulgaris'in yönettiği bir Yunan filmi.

Ve Haydari Kampı.

68'li arkadaşlardan okumayan kalmamıştır herhalde bu kitabı. Çeviren Nevzat Hatko.Kitapta 2.Dünya Savaşı'nda Nazilerin Atina yakınlarında kurdukları kampta yaşananlar birebir tanıklıklarla anlatılır.Atina'ya sadece 9 km uzaktaki bu kampta acı,direniş ve teslimiyet vardır.Bazen 25 bin kadar kişinin tutulduğu kamp daha çok Almanya ve Polonya''daki ölüm kamplarına gönderileceklerin geçici barınma yeridir.

İşte bu Son Not filmi Haydari Kampında gerçekleşen bir katliamı anlatıyor.Almanlar, direnişçiler tarafından öldürülen 4 naziye karşılık 200 tutsak için ölüm emri verir.1 nazi için 50 tutsak.Olay gerçektir ve 200 kişinin tamamı sosyalist direnişçilerdir.Filmin özellikle müzikleri harika.




28 Şubat 2026 Cumartesi

İRTİKÂP, MERKEP, TERKİP, MÜREKKEP

Haberde bir belediyeye 

yönelik "irtikâp" operasyonundan söz ediliyor.

Peki irtikâp  nedir? 

İrtikâp -irtikāb إرتكاب-  Arapça rkb rukūb kökünden geliyor. Ağır bir şeyi üstüne geçirme, suç ve günah işleme anlamını taşıyor.

Peki aynı kökten gelen başka bir kelime biliyor muyuz? Elbette. 

Merkep -markab مركب-   de aynı kökten türemiş. Arapçada  binek aracı demekmiş.

Artık pek kullanılmayan terkip -tarkīb تركيب - de aynı kaynaktan geliyor. Anlamı kompozisyon, sentez demek..

Peki ya mürekkep? O da aynı kökten.murakkab مركّب 

1) İki veya daha fazla şeyin karışmasından oluşan, sade ve düz olmayan, bileşik.

2) Yazı yazmak, desen çizmek veya basmak için kullanılan, türlü renklerde ,yoğunlaştırılmış sıvı. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

ARSLAN HUMBARACI

 𝗔𝗿𝘀𝗹𝗮𝗻 𝗛𝘂𝗺𝗯𝗮𝗿𝗮𝗰ı


Unutulmuş bir gazeteci, kendi deyimiyle aynı zamanda bir "ajan". 

Arslan Humbaracı hiçbir Türk gazetesinde sürekli çalışmamış biri. Hep yabancı gazeteler ve ajansların temsilciliğini yapmış. 

Soyadından anlaşılacağı gibi Humbaracı Ahmet Paşa'nın torunlarından. Humbaracı Ahmet Paşa Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmış bir Fransız kontu .

Arslan Humbaracı 1921'de İstanbul'da doğar. Saint Josef, Robert Kolej ve Galatasaray liselerinden sonra Bahriye Mektebi'nde kaydolur. Birkaç yıl okuduktan sonra annesinin yabancı olduğu






anlaşılınca okuldan atılır. Oysa dedesi Kuleli Askeri Mektebi'nin müdürlüğünü yapmıştır . Bu belki de onun hayat boyu sürecek travmalarının ilkidir. Annesi Maltalı bir viyolensel sanatçısıdır. Kızkardeşi Verda Ün piyanisttir.

Arslan Humbaracı askerliğini çevirmen olarak yaparken bazı Amerikan gruplarıyla da çalışmaya başlar. 1946'da Newyork Times muhabiridir. Yazdığı bazı yazılar Türk hükümet çevrelerinde rahatsızlığa yol açar. Amerikan yardımının niteliklerini eleştirmektedir. Ankara'daki siyasi çevrelerce dışlanırken yazılarını ilgiyle izleyen  Sovyet elçiliği ile yakın teması başlar. Bu tehlikeli sularda gezinmektir bir bakıma. Basın kartı iptal edilmiş, Sabahattin Ali öldürülmüştür, Tan gazetesi basılmıştır,hayranı olduğu Nazım hâlâ hapistedir. Suyu iyice ısınmaya başlayınca gizlice önce İngiltere'ye sonra Fransa'ya gider.  Paris'te sol örgütler ve Sovyet temsilcileriyle içiçedir. Bir iki yıl sonra bir bildiri yayınlayarak komünizmden vazgeçtiğini açıklar. İlginç bir şekilde çeşitli ülke gazeteleriyle çalışma imkanı bulur, bazı ülke liderlerine danışmanlık yapar. Fransa ile arasını bozduğu için Cezayir bağımsızlık savaşını Tunus'tan izler, kitap yazar, konferanslar verir. Makarios'la röportaj yapar. Bir süre Mısır'da ve  Lübnan'da yaşar. Temasta bulunduğu ülke liderlerinin sayısı akıl alır gibi değildir.

Endonezya, Angola, Zambiya bunlardan birkaçıdır. Çoğu ingilizce olan kitaplar yazar, bir ara BM danışmanıdır. 1960'da Türk vatandaşlığından çıkarılır, İngiltere vatandaşı olur. 90'lı yıllarda hakkındaki kararnamenin kaldırılması üzerine hep özlediği belli olan  ülkesini ziyaret eder. 

2003 yılında İsviçre'de vefat eder. Külleri kardeşi Verda Ün ve oğlu tarafından İstanbul'da boğaz sularına  serpilir..


Not; Bu bilgileri araştırma kitaplarını severek okuduğum Rıfat. N. Bali'nin kitabından öğrendim..



14 Şubat 2026 Cumartesi

YAŞAM VE ÖLÜM YORGUNU


 Mo Yan'dan  920 sayfacık olan bir roman daha bitirdim.

"Benim hikayem 1 Ocak 1950'de başlıyor"  diye başlıyor bu dev roman.

Yani Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan üç ay sonra. Hikaye 2000 yılında noktalanıyor.

Hiçbir komüne ya da kooperatife katılmayıp bir dönümlük toprağında tek başına çalışan inatçı bir çiftçi Lan Lian. Milisler tarafından ölüm cezasına çarptırılan zengin köylü Ximen Nao. Öldürüldükten  sonra yeniden yeniden yine yeniden dünyaya çeşitli hayvan suretinde gelen Ximen Nao romanın da  anlatıcılarından biri .Bu hayvancıklar çok akıllı, bilgili, gözü açık ,muzip tipler. Kahramanlarından biri olan ve kendisiyle hınzırca dalga geçen yazar Mo Yan.

Bakın neler yazıyor kendisi hakkında: 

"Her zaman her şeye maydanoz olan , herkese bulaşıp bundan hiç de yüzü kızarmayan Mo Yan umursamaz bir tavırla davullardan birini sırtına geçirerek işe koyuldu yine" 

Ve bir fıkra; 

Mao Zedong : " Son seçimde sana oy verdim" der Pekin'i ziyaret eden Nixon'a. Nixon şakayla karışık cevap verir : " O zaman iki şeytandan daha az kötü olanını seçmişsiniz"

Romandaki binlerce Çinli ismi, hiç bilmediğimiz geleneklerin ayrıntıları, Çin devriminin küçük bir kasabadaki yankıları insanı yoruyor mu , evet yoruyor. Ama kitaptaki o hınzırca mizaha, o güzel çeviriye hayran oluyorsunuz bir yandan da..

Kitabın sonunda yazar Mo Yan'ın  bu kitabı sadece 43 günde ve kalemle - günümüzde inanılmaz bir şey - yazdığını okuyunca iyice şaşıp kalıyorsunuz. Vay be!!! 


YAŞAM VE ÖLÜM YORGUNU

YAZAN:MO YAN

ÇEVİRİ: ERDEM KURTULDU.

Not: 1972 yılında TRT muhabirlik sınavına girdim. Sınavın ilk aşamasındaki sorulardan birinde 1972"de dünyanın en önemli siyasi olayı nedir diye sormuşlardı. Ben de uzun uzun ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti yakınlaşmasını yazmıştım. 

12 Şubat 2026 Perşembe

BOTTER APARTMANI



 


Botter Apartmanı Beyoğlu'ndaki asırlık bir apartman,ilk yapılışı, yapan mimar ,ilk sahibi  sonraki sahipleri ve öyküleri. Apartman sakinlerinden  doktor ve hastasının öyküleri ve şimdi pek moda tabirle "içe yolculukları" kitapta geniş yer tutuyor. İnsan yeni onarılmış bu apartmanı merak ediyor kitabı okuyunca. Yıllarca önünden geçmişimdir ama hangi apartman çıkaramıyorum şimdi.

Kitaptan;

sf. 92

Ablası eve geldiğinde küçük kardeşini yaralı bulur.Devamı;

"Küçük kardeşimi kucağıma aldım.Sabunlayıp suya tuttum...Çok uğraştım ama bir daha hiç nefes alamadı" 

Yaralı bulunan küçük çocuk banyoya mı sokulur, ambulans mı çağrılır? Ya da yardım istenip doktor mu aranır? 


Sf.121

"Burhanettin Bey'in yazları gezmek için İstanbul'a gelen halasının oğlu Şaban ise .....amcasıyla ilgili garip hikayeler anlatmıştı" 

Anlıyoruz ki Burhanettin ile Şaban dayı- hala çocuğu. Peki Şaban neden o adama sürekli amca diyor. Amcası ise neden "halasının oğlu" diye özellikle belirtildi? 

Bu mantık dalgalanmaları ve sorular kitaba yoğunlaşmamı da engelledi elbette. 


1 Şubat 2026 Pazar

Enrico Macias

Şarkılarıyla büyüdük.Sesini de çok severim.Enrico Macias Fransız sömürgesi Cezayir'de 1938'de anadili Arapça olan yahudi bir ailede doğar.Ama onun dili artık Fransızcadır. İkinci dili Arapçayı da unutmaz.Liseyi Fransa'da okur, ülkesine döner.Hem gitar çalıp hem öğretmenlik yaparken patlayan iç savaşta yahudilerin topluca Fransa'ya göç etmeleriyle o da ailesiyle Cezayir'den ayrılır. 1962 yılında bestelediği Adieu Mon Pays (Elveda Yurdum) şarkısı onun bir daha göremeyeceği ülkesi için yazılmıştır.Dün tesadüfen elime Enrico Macias'ın anıları geçti.Kitabı okurken bir yandan da onu dinliyorum.Onu, Türkiye'de tanıtan organizasyonların etkisiyle biraz hafife almışım galiba.Bol bol dinleyip hakkını teslim edeyim bari.

Gerçek ismi:Gaston Grenissa



. Grenissa.

William Saroyan


 Yıllar önce yazarın Aram Derler Adıma isimli anı kitabını okumuştum. Bitlis'li bir ailenin çocuğu olarak Amerika'da doğan William Saroyan aile köklerine çokça  değiniyor okuduğum kitaplarında. 1960'lı yıllarda Türkiye'ye gelip baba topraklarını ziyaret etmişliği var. Aras Yayınevi daha çok Ermenice ya da Türkçe yazan Ermeni yazarlarımızın kitaplarını yayınlıyor. Ben de takipteyim yıllardır.

Saroyan'ın resimdeki kitaplarının dördünü de bitirdim. Romanlarını daha çok sevdim. Hikayede kendine özgü bir tarzı var. Saroyanesk deniyormuş bu türe. 

Ben çevirideki özenli Türkçeleri için çevirmenleri ve yayınevini kutluyorum. Okuyucuya saygıları var.

İyi ki kitap var...

29 Ocak 2026 Perşembe

TRUMBO

 2016 Oscar yolculuğunun sonunda en sevdiğim film Trumbo olmuştu. Oscar'a da aday olan başroldeki oyuncu Bryan Cranston'u 



hiç tanımıyordum.Zaten daha çok seslendirme sanatçısı olarak biliniyormuş..Valla bana kalsa  oyumu Cranston'a verirdim.Adam yaşamış resmen.Ayrıca bu film hikaye olarak da çok dolu dolu..ABD'de 10 yıl süren cadı avı.Hollywood'dan komünistleri uzaklaştırma çabaları.Karşımızda küçülen John Wayne,Edward G.Robinson ve takdiri hak eden Kirk Douglas,Otto Preminger.Filmin kahramanı olan Dalton Trumbo bu soruşturmalar sırasında bir süre hapis yatıyor.Kara listedeyken takma isimle senaryolarını yazdığı Roma Tatili ve Brave One filmleriyle Oscar alıyor (!) O zaman şahsen alamadığı ödüllere yıllar sonra kavuşabiliyor.Bu cadı avı ,Trumbo'nun 10 yıl aradan sonra senarist olarak adını açıkça yazabildiği (Kirk Douglas'ın isteğiyle) Spartaküs filmini Başkan Kennedy'nin beğendiğini söylemesinden sonra yumuşuyor.Exodüs ve Kelebek de onun sanaryosunu yazdığı pek çok filmden sadece ikisi.

Gerçekten görülesi bir film Trumbo..

27 Ocak 2026 Salı

Kazablanka. Curtiz


 KAZABLANKA.

Sinema tarihinde aklımıza gelebilecek ilk birkaç filmden birisi. Muhteşem iki oyuncu, Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman. Başrollerden birinde bir de piyano. Yönetmen Michael Curtiz. Gerçek ismi Manó Kertész Kaminer olan yönetmen Curtiz, Macar Yahudisi bir ailenin oğludur. Sinema kariyerine Macaristan'da başlar sonra diğer Avrupa ülkelerinde devam eder. 1926 yılında Hollywood'dan aldığı bir davetle Amerika'ya taşınır. Kazablanka filmini 1942 yılında çeker.Film o  yıl en en iyi yönetmen,en iyi film ve en iyi senaro Oscar'ını alır.

Netflix'te izlediğim CURTIZ isimli film bir  Macar yapımı. Film, Michael Curtiz'in Kazablanka filmini çekiş öyküsünü - ilginç film hileleri-  anlatırken, yönetmenin yaşamından ipuçları da veriyor. Yahudi asıllı yönetmen Amerikan vatandaşıdır artık, ama ailesinden bazı kişiler Macaristan'dadır. Ve Nazilerden kaçmaları gerekmektedir. 

Kazablanka 1942'de savaşın tüm şiddetiyle tırmandığı bir dönemde çekilir. Filmin kahramanlarından biri Çek direniş liderlerinden birisidir. Filmin son derece doğru bir politikası vardır. Bir aşk öyküsünün arkasında ondan daha kutsal şeyler olduğu da sezdirilir. Dün akşam Curtiz filmini izlerken filmle ilgili bazı detayları öğrendim.

Hızımı alamadım. Curtiz filmini izleyince hemen bugün KAZABLANKA filmini tekrar izledim. Çok şeyi unutmuşum. Yeniden izlerken aynı zevki aldım. Dünkü filmde söz edilen film hilelerine dikkat ettim.😂 Ingrid Bergman'dan daha kısa olan H.Bogart ikili sahnelerde  nasıl öyle uzun görünüyordu?    Yapımcılar yönetmene (filmde uçak olmayacak) demişler ama filmde gene de uçak var. Nasıl?  

Kazablanka filminin tamamı ABD'de stüdyolarda çekilmiş. 

***"

Kazablanka. 1942

Yön: Michael Kurtiz

***"

Kurtiz. 2018.

Yön: Tomas Yvan Topolanszky.

***İyi ki sinema var. İyi seyirler.


10 Ocak 2026 Cumartesi

Satvet Lütfi Tozan


 Satvet Lütfi Tozan

Ben şimdiye kadar bu denli çok sıfatı olan, bu kadar çok olaya karışan, bu kadar farklı çevreyle ilişkisi olan birini görmedim, okumadım.

1889 yılında Bosnalı bir ailenin çocuğu olarak doğar.Çok gençken Balkan Harbi sırasında hükümeti devirmek için kurulan bir derneğe üye olur.hapis cezası alır,sürgüne gönderilir,Bodrum’da bir süre zorunlu ikamet eder.Türkiye’nin ilk toplumbilimcilerinden Prens Sabahattin’in en yakın adamıdır.Prens’in İsviçre’de ölümüne kadar bu ilişki sürer.Prens’in ailesine ise yardımı daha sonra da devam edecektir.Askeri rüştiye ve Hukuk Mektebi’ni bitirir.Hayatının en önemli diğer olaylarını kısa başlıklarla anımsayalım

İttihat Terakki döneminde hükümetin Fransa’dan borç alma girişimlerine aracılık. Mondros Mütarekesi sürecinde İngiliz amirallerle görüşme.Kuvayı Milliye için Fransa’dan silah temininde çalışma.1920’den sonra Türkiye’deki ticari faaliyetlerin neredeyse bir numaralı adamı.Ankara’ya yerleştikten sonra Fransa,Almanya,İtalya,Belçika ve İngiltere’nin petrol,maden ve silah firmalarının temsilcisi.Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin açtığı devlet ihalelerinde teklif veren.İstanbul’daki Emirgan Korusu ve içindeki köşkler gibi sayısız gayrimenkul.Fransa ve İngiltere’de evler ve fabrikalar.Bir dönem Londra’daki Ritz Otel’de özel dairesi vardır.Bir ara filmcilik işleri,ortağı Muhsin Ertuğrul.1940yılında Finlandiya fahri konsolosu.Bu kimlikle 2.Dünya Savaşı yıllarında rahatça seyahat özgürlüğü.Almanlarla ilişkisini kesmeden Rumen,Macar ,Yunanlı ve Yugoslav muhaliflerle temas,aralarında Mareşal Tito ve eski Arnavutluk Kralı’yla dostluk.Yugoslavya çevresinde hala “Belgrad’ı kurtaran Türk “ olarak tanınıyormuş.Almanlardan Belgrad’ın bombalanacağını öğrenince bu haberi Churchill’e uçurmuş,bombalamaya engel olmuş.Gene bu yıllarda İngiliz istihbaratının adamıdır.O sırada Budapeşte’de bir süre hapis yatar.Ama görevlilere o kadar çok rüşvet verir ki bu durum pek uzun sürmez.Aynı yıllarda bu ülkelerde ticari faaliyetleri de devam eder.1950’li yıllarda Kıbrıs meselesi çıkınca bu konuda başta The Times olmak üzere pek çok gazeteye makaleler gönderir.Tozan anlaşıldığına göre pek çok olaya kendisi müdahil olmuştur,kimse onu zorlamamıştır.

Emirgan Korusu 1940’lı yıllarda o Balkanlarda kuryelik ,casusluk ,ticaret işleriyle meşgulken kamulaştırılır.Zengin bir Alman fabrikatörün kızı olan eşi Zeynep Hanım,bu kamulaştırma parasıyla bugün özel bir sağlık kuruluşunun bulunduğu Villa Tozan’ı alır.Villa’nın yanındaki apartmanlar da elbette onundur.1950’den sonraki hayatını bu evde geçirir.O kadar zengindir ki hep kuşku içinde yaşar.Görenler büyük yatak odasında yatağın etrafında bir demir kafes olduğunu söylerler.Kafesi yatarken kilitler,yastığının altında bir tabancayla uyur.Profesör Cahit Tanyol,Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar dostları arasındadır.MİT’in eski başkanlarından biri yakın akrabasıdır.Atatürk’ü takdir etmiş,İnönü ve Menderes tarafından pek makbul bulunmamıştır.Evinde gösterişli davetler verir.Hiç çocuğu yoktur.Akrabalarına ve çevresine yardım eder ama hep onlar “muhtaç” duruma düşünce.Bütün maddi varlığını Darüşşafaka’ya bağışlar.Bu, ölümünden sonra akrabalarının mahkemelerde hak aramasına yol açar.1971 yılında pek de iyi bakılmadığı söylenen bir özel hastanede vefat eder.2016’daki bir gazete haberine göre İsviçre’de bir hesabı ve kasası daha çıkmış, Darüşşafaka almak için harekete geçmiş

Rıfat N.Bali’nin araştırma kitaplarını seviyorum.470 sayfalık büyük boy kitap için sayın Bali'yi kutluyorum..

7 Ocak 2026 Çarşamba

Sidney Poitier

 


1927-2022

 O Hollywood'un başrolü alabilmiş ilk siyah derili oyuncularından  biriydi. Oscar alan ilk siyahi oyuncu da oydu. 1963 yılında Çayırdaki Zambaklar filmiyle Oscar aldı. Ben onu 1959 yılında Tony Curtis'le harikalar yarattıkları Kader Bağlayınca filmindeki haliyle hatırlıyorum. O filmde hapisten kaçan biri beyaz biri siyah derili iki mahkum vardır. Bir nehrin kenarında mecburen birbirlerinin elini tutmak zorunda kalırlar. O tereddüt anı hâlâ gözümün önünde. Bir de Beklenmeyen Misafir filmi var. Beyaz bir babanın karşısına siyahi bir damat adayı çıkarsa ne olur?🤨 Poitier bu filmde  Spencer Tracy ve Katharine Hepburn karşısında harika oynar.

Bu iki filmin yönetmeni de Stanley Kramer . Sidney Poitier,  Amerika'da ırk ayrımının şiddetle sürdüğü zamanlarda film çevirdi. İşi zordu. Ama yılmadı, çok güzel oynadı ve ödüllendirildi. 50'den fazla filmi var. Şimdi onlardan bazılarını yeniden izleme zamanı. İyi ki sinema var.Bir küçük not; Ailesi Bahamalar'dan gelen  Poitier iyi Rusça bilirmiş. 


3 Ocak 2026 Cumartesi

Hakan Günday. Zamir


 ZAMİR

Bu Hakan Günday"dan okuduğum üçüncü kitap. "Daha"  romanının ise  filmini izledim ve çok beğendim. Zamir bir kitap  ismi olarak çok güzel, çok dikkat çekici. Öykü,  Türkiye-Suriye sınırında başlıyor, Almancı Türklere, insan kaçakçılarına, Afrika'da Boko Haram örgütüne,Moğolistan'a, New York'a,  elbette Filistin'e, Bosna'ya Cenevre'ye Brüksel'e uğruyor. Biraz fazla ayrıntı var romanda. Zamir  uluslararası Birinci Dünya Barışı Vakfı'nın bir çalışanı. Barış örgütü ama?

Kitap tam da yaşadığımız günler gibi umutsuz ve bulanık. Yer yer çok iyi saptamalar var ;

"Bir savaşta sivillere karşı düzenlenmiş hangi saldırının yargı konusu olacağı, savaş sonunda mahkemeyi kimin kurduğuna bağlıydı"

Veya

"Politik bir aktivistin yeri dönüştürmek istediği ülkedir .Gidin mücadelenizi Türkiye'de verin"

Ya da

"Bu defa basit ırkçılıktan çok daha tehlikeli bir hareket yükselmişti. Kendini asla ırkçı olarak görmeyen bir çoğunluk"

Kitabı okurken içim daha da karardı.Dışarda da kitapta da aynı umutsuz hava. Son olarak kitabın dilini beğendim. Ama keşke 

"Hatta bir savaş esiri gibi herkesin gözü önünde vahşice infaz edilmesi kadar olağan.." diye yazmasaydı. En azından  Hakan Günday infaz kelimesinin tek başına "öldürme"anlamına gelmeyeceğine dikkat etseydi. Hep yazdım, infaz bir cezanın uygulanmasıdır.

İyi ki kitap var. İyi okumalar