Hoş geldiniz!

Benim derdim ne?

Muradım orada burada gördüklerimi, gözüme çarpanları ,gözüme batanları,gözden kaçanları, gözüme girenleri, özellikle basındaki Türkçe yazım ve söyleyiş detaylarını,habercilik hatalarını,sevaplarını yazıvermek...

Kimseyi kırmak,aşağılamak yok...

Eleştirilerin zekice ve efendice yapılanları kabulüm..

Saygılar...








11 Nisan 2026 Cumartesi

Refik Halit Karay . Testi


Refik Halid Karay uzun yıllarını ülke içinde ve dışında sürgünde geçirmiş bir yazardır.Özellikle Ortadoğu'da geçirdiği yılları anlattığı kitaplarından biri de Gurbet Hikayeleri'dir.Onun bu kitabında yer alan Eskici öyküsünü çoğunuz bilirsiniz.Yine o kitapta yer alan bir öyküsü de Testi.Lübnan'da o yıllarda su içme kabı testidir.Bardak kullanmazlar.Birisi su istedi mi ona testiyi uzatırlar.O da testiyi havaya kaldırır,dudağına değdirmeden suyu ağzına dökerek içer.Biraz deneyim isteyen bir harekettir.Birisi gene böyle su içerken testinin içine  gizlenmiş bir eşek arısı adamı ağzının tam içinden sokar.Adam can havliyle kendini içinde  yazarın da olduğu bir arabaya atar.Arabadakiler doktor aramaya başlarlar ama nafile.Adamcağız boğularak ölür.Yazar bir başka arabayla az sonra aynı yerden geçerken genç bir adam bir testiyi havaya kaldırmış kana kana su içmektedir.

Yazar şöyle der:

"İnanınız,bütün bildiğiniz hayvanların içinde en sakınmasızı ve en ders almazı insandır"

Doğru söze ne denir!!!


10 Nisan 2026 Cuma

SAFİYE ALİ


Bu günlerde Türkiye'nin ilk kadın doktorunun öyküsünü okumak  ilginç oldu benim için.

Kısaca özetlersek 1894'te İstanbul'da doğan Safiye Ali önce rüştiyede başladığı eğitimini Amerikan Koleji''nde tamamlar.O zamanlar tıp fakültelerinin kız öğrenci kabul etmemesi nedeniyle hükümet tarafından Almanya'ya gönderilir.Safiye Ali Almanya'da tıp fakültesini bitirir,kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapar, 1923'te İstanbul'a dönerek eşi Dr.Ferdinand Krekeler'le birlikte muayenehane açar.Eşinin Türkiye'de kullandığı isim Ferdi Ali'dir.Safiye Ali İstanbul'da kaldığı 5 yıl içinde çeşitli derneklerde doktorluk,Amerikan Koleji Tıp Okulunda hocalık yapar.Uluslararası kongrelerde ülkesini temsil eder.Oralarda(hür Türkiye'nin hür bir kadını olarak) gördüğü olumlu etkiyi anlatırken (Gazi Mustafa Kemal'in adının hürmetle yad edildiğini) anlatır.1928 yılında eşiyle Almanya'ya dönen Safiye Ali 1952 yılındaki ölümüne kadar geçirdiği çeşitli ameliyatlara ve 2.Dünya Savaşının zor koşullarına rağmen mesleğine ara vermez.

Bu başarılı ve öncü kadınımızın öyküsünü yazan da benim fakülteden sınıf arkadaşım Nuran Yıldırım.Nuran'ın eğitim öyküsü de ilginçtir.Türkoloji'de bitirdiği lisans eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi'nde devam ettirmiş ve isminin önüne Prof.Dr.sıfatını hakkıyla eklemiştir.Nuran emekli olmadı, hâlâ mesleğini sürdürüyor.Ona ve okul arkadaşımız eşi Yusuf Yıldırım'a sevgilerimi yolluyorum.İyi ki varsınız..

30 Mart 2026 Pazartesi

THOMAS MANN

 Bugünlerde Thomas Mann'la içiçeyim. 

Önce 888 sayfalık Büyülü Dağ romanını okudum. Öykü İsviçre'nin Davos kentinde bir sanatoryumda geçiyor ve yıllara yayılıyor. Zaman geçen yüzyılın başları. Sanatoryum sakinleri , öyküleri ve ülkeleriyle katılıyorlar hikayeye. Zamanın ve pek çok kavramın ayrıntıları bazen gerçekten yoruyor insanı. Askerlikten tıbba biyolojiden anatomiye felsefeden tarihe yok yok kitapta. Yazarın verdiği emek saygı duyulası. 

Kitabı bitirince hızımı alamayıp yazarın ailesinin öyküsünü okudum. Thomas Mann'ın geniş bir ailesi var. Altı çocuğu ve kardeşi de yazı ve sanat  dünyasında bilinen kişiler. Tilman Lahme'nin yazdığı kitap 450 sayfacık.Kitapta Thomas Mann'ın Nobel alışı, Nazi aleyhtarlığı nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılışı İsviçre ve ABD'de geçen yılları gayet ayrıntılı anlatılmış. 

Şimdi elimde T.Mann'ın  Buddenbrooklar-Bir Ailenin Çöküşü romanı var. Yazar bu eserinde de elini korkak alıştırmamış bir ailenin öyküsünü 830 😳sayfalık  bir kitapta toplamış. Buddenbrook ailesinin öyküsü biraz geriye gidiyor, 19.yy ortalarında geçiyor . Kitap bir ailenin öyküsü yanında zamanın politik, sosyal ve ticaret hayatını da aktarıyor. Küçük bir nokta hep kafamı karıştırıyor. Adı Antonie olan kız çocuğuna Almanlar neden Tony der anlamıyorum 😂  Kitap bitti. O kadar ayrıntı okuyucuyu hiç sıkmadan nasıl anlatılır? Üstelik Mann bu kitabı 25 yaşında yazmış. 

İyi ki kitap var..




15 Mart 2026 Pazar

Haydari Kampı. Son Not

 The Last Note.Son Not.

Pantelis Voulgaris'in yönettiği bir Yunan filmi.

Ve Haydari Kampı.

68'li arkadaşlardan okumayan kalmamıştır herhalde bu kitabı. Çeviren Nevzat Hatko.Kitapta 2.Dünya Savaşı'nda Nazilerin Atina yakınlarında kurdukları kampta yaşananlar birebir tanıklıklarla anlatılır.Atina'ya sadece 9 km uzaktaki bu kampta acı,direniş ve teslimiyet vardır.Bazen 25 bin kadar kişinin tutulduğu kamp daha çok Almanya ve Polonya''daki ölüm kamplarına gönderileceklerin geçici barınma yeridir.

İşte bu Son Not filmi Haydari Kampında gerçekleşen bir katliamı anlatıyor.Almanlar, direnişçiler tarafından öldürülen 4 naziye karşılık 200 tutsak için ölüm emri verir.1 nazi için 50 tutsak.Olay gerçektir ve 200 kişinin tamamı sosyalist direnişçilerdir.Filmin özellikle müzikleri harika.




28 Şubat 2026 Cumartesi

İRTİKÂP, MERKEP, TERKİP, MÜREKKEP

Haberde bir belediyeye 

yönelik "irtikâp" operasyonundan söz ediliyor.

Peki irtikâp  nedir? 

İrtikâp -irtikāb إرتكاب-  Arapça rkb rukūb kökünden geliyor. Ağır bir şeyi üstüne geçirme, suç ve günah işleme anlamını taşıyor.

Peki aynı kökten gelen başka bir kelime biliyor muyuz? Elbette. 

Merkep -markab مركب-   de aynı kökten türemiş. Arapçada  binek aracı demekmiş.

Artık pek kullanılmayan terkip -tarkīb تركيب - de aynı kaynaktan geliyor. Anlamı kompozisyon, sentez demek..

Peki ya mürekkep? O da aynı kökten.murakkab مركّب 

1) İki veya daha fazla şeyin karışmasından oluşan, sade ve düz olmayan, bileşik.

2) Yazı yazmak, desen çizmek veya basmak için kullanılan, türlü renklerde ,yoğunlaştırılmış sıvı. 


25 Şubat 2026 Çarşamba

ARSLAN HUMBARACI

 𝗔𝗿𝘀𝗹𝗮𝗻 𝗛𝘂𝗺𝗯𝗮𝗿𝗮𝗰ı


Unutulmuş bir gazeteci, kendi deyimiyle aynı zamanda bir "ajan". 

Arslan Humbaracı hiçbir Türk gazetesinde sürekli çalışmamış biri. Hep yabancı gazeteler ve ajansların temsilciliğini yapmış. 

Soyadından anlaşılacağı gibi Humbaracı Ahmet Paşa'nın torunlarından. Humbaracı Ahmet Paşa Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmış bir Fransız kontu .

Arslan Humbaracı 1921'de İstanbul'da doğar. Saint Josef, Robert Kolej ve Galatasaray liselerinden sonra Bahriye Mektebi'nde kaydolur. Birkaç yıl okuduktan sonra annesinin yabancı olduğu






anlaşılınca okuldan atılır. Oysa dedesi Kuleli Askeri Mektebi'nin müdürlüğünü yapmıştır . Bu belki de onun hayat boyu sürecek travmalarının ilkidir. Annesi Maltalı bir viyolensel sanatçısıdır. Kızkardeşi Verda Ün piyanisttir.

Arslan Humbaracı askerliğini çevirmen olarak yaparken bazı Amerikan gruplarıyla da çalışmaya başlar. 1946'da Newyork Times muhabiridir. Yazdığı bazı yazılar Türk hükümet çevrelerinde rahatsızlığa yol açar. Amerikan yardımının niteliklerini eleştirmektedir. Ankara'daki siyasi çevrelerce dışlanırken yazılarını ilgiyle izleyen  Sovyet elçiliği ile yakın teması başlar. Bu tehlikeli sularda gezinmektir bir bakıma. Basın kartı iptal edilmiş, Sabahattin Ali öldürülmüştür, Tan gazetesi basılmıştır,hayranı olduğu Nazım hâlâ hapistedir. Suyu iyice ısınmaya başlayınca gizlice önce İngiltere'ye sonra Fransa'ya gider.  Paris'te sol örgütler ve Sovyet temsilcileriyle içiçedir. Bir iki yıl sonra bir bildiri yayınlayarak komünizmden vazgeçtiğini açıklar. İlginç bir şekilde çeşitli ülke gazeteleriyle çalışma imkanı bulur, bazı ülke liderlerine danışmanlık yapar. Fransa ile arasını bozduğu için Cezayir bağımsızlık savaşını Tunus'tan izler, kitap yazar, konferanslar verir. Makarios'la röportaj yapar. Bir süre Mısır'da ve  Lübnan'da yaşar. Temasta bulunduğu ülke liderlerinin sayısı akıl alır gibi değildir.

Endonezya, Angola, Zambiya bunlardan birkaçıdır. Çoğu ingilizce olan kitaplar yazar, bir ara BM danışmanıdır. 1960'da Türk vatandaşlığından çıkarılır, İngiltere vatandaşı olur. 90'lı yıllarda hakkındaki kararnamenin kaldırılması üzerine hep özlediği belli olan  ülkesini ziyaret eder. 

2003 yılında İsviçre'de vefat eder. Külleri kardeşi Verda Ün ve oğlu tarafından İstanbul'da boğaz sularına  serpilir..


Not; Bu bilgileri araştırma kitaplarını severek okuduğum Rıfat. N. Bali'nin kitabından öğrendim..



14 Şubat 2026 Cumartesi

YAŞAM VE ÖLÜM YORGUNU


 Mo Yan'dan  920 sayfacık olan bir roman daha bitirdim.

"Benim hikayem 1 Ocak 1950'de başlıyor"  diye başlıyor bu dev roman.

Yani Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan üç ay sonra. Hikaye 2000 yılında noktalanıyor.

Hiçbir komüne ya da kooperatife katılmayıp bir dönümlük toprağında tek başına çalışan inatçı bir çiftçi Lan Lian. Milisler tarafından ölüm cezasına çarptırılan zengin köylü Ximen Nao. Öldürüldükten  sonra yeniden yeniden yine yeniden dünyaya çeşitli hayvan suretinde gelen Ximen Nao romanın da  anlatıcılarından biri .Bu hayvancıklar çok akıllı, bilgili, gözü açık ,muzip tipler. Kahramanlarından biri olan ve kendisiyle hınzırca dalga geçen yazar Mo Yan.

Bakın neler yazıyor kendisi hakkında: 

"Her zaman her şeye maydanoz olan , herkese bulaşıp bundan hiç de yüzü kızarmayan Mo Yan umursamaz bir tavırla davullardan birini sırtına geçirerek işe koyuldu yine" 

Ve bir fıkra; 

Mao Zedong : " Son seçimde sana oy verdim" der Pekin'i ziyaret eden Nixon'a. Nixon şakayla karışık cevap verir : " O zaman iki şeytandan daha az kötü olanını seçmişsiniz"

Romandaki binlerce Çinli ismi, hiç bilmediğimiz geleneklerin ayrıntıları, Çin devriminin küçük bir kasabadaki yankıları insanı yoruyor mu , evet yoruyor. Ama kitaptaki o hınzırca mizaha, o güzel çeviriye hayran oluyorsunuz bir yandan da..

Kitabın sonunda yazar Mo Yan'ın  bu kitabı sadece 43 günde ve kalemle - günümüzde inanılmaz bir şey - yazdığını okuyunca iyice şaşıp kalıyorsunuz. Vay be!!! 


YAŞAM VE ÖLÜM YORGUNU

YAZAN:MO YAN

ÇEVİRİ: ERDEM KURTULDU.

Not: 1972 yılında TRT muhabirlik sınavına girdim. Sınavın ilk aşamasındaki sorulardan birinde 1972"de dünyanın en önemli siyasi olayı nedir diye sormuşlardı. Ben de uzun uzun ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti yakınlaşmasını yazmıştım.